SST2 ile hemodiyaliz hastalarında hipervolemi teşhisi: Geleneksel ve alternatif biyobelirteçlerle karşılaştırmalı analiz


Tezin Türü: Tıpta Uzmanlık

Tezin Yürütüldüğü Kurum: Sağlık Bilimleri Üniversitesi, İSTANBUL HASEKİ SAĞLIK UYGULAMA VE ARAŞTIRMA MERKEZİ, DAHİLİ TIP BİLİMLERİ BÖLÜMÜ, Türkiye

Tezin Onay Tarihi: 2025

Tezin Dili: Türkçe

Öğrenci: EMRE CAN HARTAVİ

Danışman: Sami UZUN

Açık Arşiv Koleksiyonu: AVESİS Açık Erişim Koleksiyonu

Özet:

Amaç: Kronik hemodiyaliz (HD) tedavisi gören hastalarda kronik volüm yüklenmesi, yüksek kardiyovasküler morbidite ve mortalitenin en önemli değiştirilebilir nedenlerinden biridir. Ancak, "kuru ağırlığın" doğru tespiti ve hipervoleminin tanısı, mevcut klinik ve teknolojik yöntemlerin kısıtlılıkları nedeniyle zordur. Bu çalışmanın amacı, kronik HD hastalarında, klinisyen değerlendirmesi ile tanımlanan hipervoleminin saptanmasında, miyokardiyal stres/fibrozisi yansıtan "soluble suppression of tumorigenicity 2"nin (sST2) tanısal performansını karşılaştırmalı olarak değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Tek merkezli, kesitsel ve gözlemsel bu çalışmaya, Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanesi Nefroloji Kliniği'nde kronik HD tedavisi gören 80 yetişkin hasta dahil edildi. Tüm hastaların volüm durumu, deneyimli bir nefrolog tarafından yapılan kapsamlı bir klinik değerlendirme ile "övolemik" (n=45) ve "hipervolemik" (n=35) olarak sınıflandırıldı. Bu klinik değerlendirme, tanısal performans analizleri için referans standart olarak kabul edildi. Tüm hastalardan diyaliz öncesi kan örnekleri alınarak rutin takip göstergeleriyle birlikte plazma "B-type natriuretic peptide" (BNP) ve sST2 düzeyleri ölçüldü. Ayrıca, volüm durumunu değerlendirmek için biyoempedans spektroskopisi (BIS), ekokardiyografi (EKO) ve posteroanterior akciğer grafisi (PA AG) gibi objektif yöntemler kullanıldı. Biyobelirteçlerin tanısal performansı, "Receiver operating characteristic" (ROC) eğrisi analizi ile değerlendirildi. Bulgular: Hipervolemik olarak sınıflandırılan hastalar, övolemik gruba kıyasla anlamlı derecede daha yüksek diyaliz öncesi ve sonrası kan basıncına, daha fazla interdiyalitik kilo alımına, daha yüksek ultrafiltrasyon (UF) hacmine, daha büyük sol ventrikül kütle indeksine (SVKİ) ve sol atriyum genişliğine (SAG) sahipti (tümü p<0.05). Medyan BNP düzeyleri hipervolemik grupta (595 ng/L) övolemik gruba (204 ng/L) göre anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p=0.028). Buna karşın, medyan sST2 düzeyleri iki grup arasında benzerdi (hipervolemik grupta 465 pg/mL vs. övolemik grupta 452 pg/mL; p=0.880). ROC analizi sonucunda, BNP'nin klinik hipervolemiyi saptamada istatistiksel olarak anlamlı fakat ılımlı bir tanısal performans sergilediği ("Area under the curve" [AUC]: 0.645, %95 Güven Aralığı [GA]: 0.523–0.767; p=0.027), sST2'nin ise hiçbir tanısal ayrım gücü göstermediği saptandı (AUC: 0.490, %95 GA: 0.360–0.620; p=0.881). İlginç olarak; fibrinojen/albümin oranı (FAR) ile başta sol ventrikül kütlesi olmak üzere (p<0.000), sol atryium çapı, total vücut suyu (TVS), UF hızı, seans başına çekilen sıvı miktarı, interdiyalitik kilo artışı (İDKA) ve postdiyaliz sistolik kan basıncı (SKB) ile de anlamlı korelasyon saptandı. FAR birçok hipervolemi parametresi ile güçlü korelasyona sahip tek laboratuvar parametresiydi. Sonuç: İdame HD hastalarında tek bir zaman noktasında ölçülen sST2 düzeyleri, klinik hipervoleminin saptanmasında faydalı bir belirteç değildir. BNP düzeyleri hipervolemi ile ilişkili olsa da, tek başına güvenilir bir volüm durumu göstergesi olarak kullanılabilecek güçlü korelasyona sahip değildi. Bu hasta popülasyonunda tek başına hipervolemiyi ön gördürecek bir biyobelirteç halen bulunmamaktadır. HD hastalarında doğru volüm yönetimi, klinik değerlendirme ile EKO, BIS ve akciğer ultrasonografisi ("Lung ultrasound" [LUS]) gibi objektif yöntemlerin entegre edildiği çok modlu bir yaklaşım gerektirmektedir.