Diskoid lupus eritematozus hastalarında demografik, klinik, histopatolojik ve laboratuvar bulgularının retrospektif değerlendirilmesi


Tezin Türü: Tıpta Uzmanlık

Tezin Yürütüldüğü Kurum: Sağlık Bilimleri Üniversitesi, İSTANBUL HAYDARPAŞA NUMUNE SAĞLIK UYGULAMA VE ARAŞTIRMA MERKEZİ, DERİ VE ZÜHREVİ HASTALIKLAR ANABİLİM DALI, Türkiye

Tezin Onay Tarihi: 2026

Tezin Dili: Türkçe

Öğrenci: SEFA BAŞ

Danışman: İlkin ZİNDANCI

Açık Arşiv Koleksiyonu: AVESİS Açık Erişim Koleksiyonu

Özet:

Amaç: Diskoid lupus eritematozus (DLE), etkilediği dokuda skar ve pigment değişikliklerine neden olabilen kronik inflamatuvar bir dermatozdur. Hastalık çoğunlukla deri ile sınırlıdır ancak bazı vakalarda sistemik lupus eritematozusa (SLE) progresyon gelişebilmesi nedeniyle klinik, histopatolojik ve serolojik açıdan dikkatli değerlendirme gerektirmektedir. Direkt immünfloresan (DİF) inceleme, DLE tanısında klinik ve histopatolojik bulguları destekleyen önemli yardımcı yöntemlerden biri olup dermoepidermal bileşke ve foliküler bazal membran boyunca başta IgM olmak üzere IgG, C3 ve daha nadir olarak IgA immünreaktan birikimlerini göstermektedir. Bununla birlikte DİF bulgularının klinik fenotip, histopatolojik özellikler, laboratuvar parametreleri ve sistemik tutulum ile ilişkisini değerlendiren çalışmalar literatürde sınırlı sayıdadır. Ayrıca mevcut çalışmaların çoğu görece küçük hasta serileri ile gerçekleştirilmiş olup DİF'in klinik ve prognostik değeri halen net olarak ortaya konulamamıştır. Bu çalışmada klinik ve histopatolojik olarak DLE tanısı doğrulanmış hastalarda demografik, klinik, histopatolojik, laboratuvar ve DİF bulgularının retrospektif olarak değerlendirilmesi; DİF pozitifliği ile klinik özellikler, serolojik otoantikor varlığı ve sistemik tutulum arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlandı. Ayrıca DİF immünreaktanlarının klinik ve laboratuvar bulguları ile olası korelasyonunun değerlendirilmesi hedeflendi. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma tek merkezli, retrospektif ve analitik olarak planlandı. Çalışmaya, Ocak 2010-Ekim 2025 tarihleri arasında Sağlık Bilimleri Üniversitesi Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Deri ve Zührevi Hastalıkları Kliniği'ne başvuran, klinik ve histopatolojik olarak DLE tanısı doğrulanmış 18 yaş üzeri 118 hasta dahil edildi. Histopatolojik tanısı şüpheli olan, verileri eksik bulunan, gebe ve emziren hastalar çalışma dışı bırakıldı. Çalışma Helsinki Deklarasyonu ilkelerine uygun olarak gerçekleştirildi ve etik kurul onayı alındı. Hastaların tanı anındaki yaş, cinsiyet, sigara öyküsü, aile öyküsü, komorbid hastalıkları, fotosensitivite, ultraviyole ışın maruziyeti, stres ve ilaç maruziyeti gibi demografik ve klinik özellikleri retrospektif olarak değerlendirildi. Ayrıca lezyon süresi, lezyon lokalizasyonları, lezyon tipleri, mukozal tutulum, lezyona bağlı sekeller ve sistemik tutulum bulguları kaydedildi. Histopatolojik incelemede epidermal ve dermal bulgular; DİF incelemede ise immünreaktan tipi, birikim paterni ve birikim lokalizasyonu değerlendirildi. Laboratuvar incelemelerinde ANA, Anti-dsDNA ve diğer otoantikor sonuçları kaydedildi. Hastalar DİF incelemesinde immündepozit varlığına göre DİF pozitif ve DİF negatif olarak iki gruba ayrılarak karşılaştırmalı analiz yapıldı. İstatistiksel analizler SPSS (Statistical Package for the Social Sciences) version 27 programı kullanılarak gerçekleştirildi. Tanımlayıcı veriler sayı, yüzde, ortalama, standart sapma, medyan ve minimum-maksimum değerler şeklinde ifade edildi. Kategorik değişkenlerin karşılaştırılmasında Pearson Ki-kare testi ve Fisher exact testi kullanıldı. Sürekli değişkenlerin normal dağılıma uygunluğu Kolmogorov-Smirnov testi ile değerlendirildi. Normal dağılım gösteren değişkenlerde bağımsız örneklem t-testi kullanıldı. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 118 hastanın yaş ortalaması 49,67±12,88 yıl olup hastaların büyük çoğunluğunu kadınlar oluşturmaktaydı (%72,9). Hastalarda sigara öyküsü (%44,1), fotosensitivite (%39,8), ekstra ultraviyole ışın maruziyeti (%31,4) ve stres maruziyeti (%41,5) sık görülen çevresel risk faktörleri arasında yer almaktaydı. Ortalama lezyon süresi 8,30±5,21 yıl olarak bulundu. En sık tutulum bölgeleri yüz (%58,5) ve skalp (%42,4) olup, yüz bölgesinde en sık malar tutulum izlendi (%42,4). En sık lezyon tipi plak tarzı lezyonlar (%90,7) olarak saptandı. Lezyona bağlı sekeller arasında en sık skar gelişimi (%54,2), atrofi (%37,3) ve postinflamatuar hiperpigmentasyon (%31,4) görüldü. Sistemik tutulum hastaların %21,2'sinde saptandı. Organ tutulumu açısından en sık eklem tutulumu izlendi (%76,0). Histopatolojik incelemede en sık epidermal bazal vakuoler dejenerasyon (%85,6), epidermal atrofi (%75,4), dermal perivasküler/periadneksiyal lenfosit infiltrasyonu (%97,5) ve dermal müsin birikimi (%53,4) saptandı. DİF pozitifliği %43,2 oranında bulundu. En sık immünreaktan IgM (%28,8) olup bunu C3 (%18,6) ve IgG (%14,4) izledi. En sık birikim paterni granüler tipte (%28,0), en sık birikim lokalizasyonu ise dermoepidermal bileşke düzeyindeydi (%35,6). ANA pozitifliği hastaların %38,1'inde, Anti-dsDNA pozitifliği ise %5,1'inde saptandı. ANA ve Anti-dsDNA pozitifliğinin sistemik tutulum, SLE birlikteliği ve eklem tutulumu ile ilişkili olduğu görüldü. Buna karşın DİF pozitifliği ile sistemik tutulum, SLE birlikteliği, klinik bulgular ve histopatolojik özellikler arasında anlamlı ilişki saptanmadı. DİF immünreaktanlarının büyük çoğunluğunun klinik fenotip, lezyon süresi ve laboratuvar parametreleri ile güçlü korelasyon göstermediği izlendi. Sonuç: Çalışmamızda DİF incelemesinde en sık immünreaktanın IgM olduğu ve immün birikimlerin çoğunlukla granüler karakterde dermoepidermal bileşke düzeyinde izlendiği saptanmıştır. DİF pozitifliği ile sistemik tutulum, klinik fenotip ve histopatolojik özellikler arasında anlamlı ilişki gösterilemezken; ANA ve özellikle Anti-dsDNA pozitifliğinin sistemik tutulum ve SLE birlikteliği ile daha yakın ilişkili olduğu görülmüştür. Bulgularımız, DİF incelemesinin DLE'de klinik ve histopatolojik değerlendirmeyi destekleyen yardımcı bir tanısal yöntem olduğunu; ancak sistemik tutulum ve prognostik özellikleri öngörmede sınırlı değere sahip olabileceğini düşündürmektedir. DİF bulgularının klinik ve serolojik parametrelerle ilişkisini daha net ortaya koyabilmek için daha geniş örneklemli prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır