İşlem esnasında sitopatolog olmadan yapılan tiroid ince iğne aspirasyon biyopsilerinde yeterliliği etkileyen faktörler; klasik yayma ve sıvı bazlı yayma yöntemlerinin karşılaştırılması


Tezin Türü: Tıpta Uzmanlık

Tezin Yürütüldüğü Kurum: Sağlık Bilimleri Üniversitesi, İSTANBUL ŞİŞLİ HAMİDİYE ETFAL SAĞLIK UYGULAMA VE ARAŞTIRMA MERKEZİ, RADYODİAGNOSTİK ANABİLİM DALI, Türkiye

Tezin Onay Tarihi: 2019

Tezin Dili: Türkçe

Öğrenci: AYŞE ÖZDAL SAYER

Danışman: Cennet ŞAHİN

Açık Arşiv Koleksiyonu: AVESİS Açık Erişim Koleksiyonu

Özet:

Tiroid nodülleri sık görülen patolojilerdir. Ultrasonografi (US) nin kullanımının yaygınlaşmasıyla görülme sıklığı artmaktadır. Tiroidin nodüler hastalıkları yaygın olmasına rağmen,nodüllerde malignite oranı düşüktür. Nodül saptandığında önemli olan benign-malign nodül ayrımını yapabilmektir. İnce iğne aspirasyon biyopsisi (İİAB) yüksek pozitif ve negatif prediktif değerler ile malign-benign nodül ayrımında en iyi tanı yöntemidir (5, 6). US incelemesinde malignite açısından şüpheli bulgulara sahip olan nodüllere, maligniteyi dışlamak amacıyla rutin olarak İİAB uygulanmaktadır Ultrason eşliğinde yapılan biyopsilerin non-diagnostik gelme oranları yapılan çalışmalarda %0.6 ile %47 oranlarında geniş bir aralıkta değişmektedir (9, 10). Tiroid İİAB'de başarı biyopsi tekniği, alınan örneğin yeterli olması ve deneyimli sitopatolog varlığı gibi faktörlere bağlıdır. Morfolojik detayları korumak ve kaliteli sitolojik örnek elde etmek adına seçilen preparat hazırlama yöntemi önemlidir (11). Günlük pratikte aspirasyon materyali klasik yayma ve sıvı bazlı yayma yöntemi gibi birkaç konvansiyonel yayma yöntemi ile hazırlanmaktadır. Biz ise bu çalışmamızda işlem esnasında sitopatolog olmadan ince iğne aspirasyon biyopsisi yapılan ve farklı preparat hazırlama yöntemi kullanılan tiroid nodüllerinde, yeterliliği etkileyen faktörleri araştırmayı ve klasik yayma ile sıvı bazlı yayma yöntemlerinin sitolojik yeterlilik oranlarını karşılaştırmayı amaçladık. MATERYAL VE YÖNTEM Eylül 2016-Eylül 2017 tarihleri arasında Sağlık Bilimleri Üniversitesi Şişli Hamidiye Etfal Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi girişimsel radyoloji ünitesine çeşitli kliniklerden tiroid İİAB için yönlendirilen 18 yaş ve üzeri hastalar arasından, biyopsi için uygun görülen 572 hastaya ait 624 nodül dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen ve biyopsi yapılan nodüllerin US özellikleri, işlem yapan radyolog tarafından işlem sırasında değerlendirilerek kayıt edildi. Aynı hastada birden çok nodül varlığında şüpheli sonografik özelliklere sahip nodülden veya en büyük boyutlu dominant nodülden İİAB yapıldı. İşlemler, sitopatolog olmadan, iki ayrı deneyimli girişimsel radyolog tarafından yapıldı. Alınan örnekler, lam üzerine sıvama tarzında yayma yayıldıktan sonra %95 lik etil alkol ile fikse edilerek ya da sıvı bazlı yayma solüsyonu içerisine koyularak patoloji kliniğine gönderildi. Biyopsi raporunda İİAB yapılan nodül lokalizasyonu, ultrasonografik özellikleri ve alınan materyallerin patolojiye ulaştırılma şekli (klasik yayma; sıvı bazlı solüsyona alma) tanımlandı. Nodüllerin patoloji sonuçları Bethesda sınıflama sistemine göre gruplandırıldı. Yapılan biyopsilerde alınan materyallerin patolojiye ulaştırılma şekli ile sitopatolojik tanısal yeterlilik arasındaki ilişki ve nodüllerin US'deki morfolojik bulguları ile sitopatolojik sonuçlar arasındaki ilişki varlığı retrospektif olarak değerlendirildi. BULGULAR Biyopsi yapılan hastaların 446'sı (%77.9) kadın, 126'sı (%22,1) erkekti. Hastaların yaş aralığı 19 ile 80 arasında değişmekte olup ortalama yaş 54.3 olarak hesaplandı. Nodüllerin 430'u (%68.8) solid, 195'i(%31.2) mikst solid-kistik iç yapıda idi. Nodüllerin 287'si (%45.9) klasik yayma yöntemi ile, 338'si (%54.1) sıvı bazlı yayma yöntemi ile patolojiye ulaştırıldı. Klasik yayma yönteminde non-diagnostik oranı sıvı bazlı yaymaya göre yüksekti (p=0,002). Nodül boyutunun artması, lam üzerine klasik yayma ile sitopatolojinin sonucunun tanısal açıdan yetersiz olması arasında anlamlı ilişki saptandı (p<0,001 p=0,002). Sıvı bazlı yayma ve klasik yayma yöntemlerinin malign nodül saptama oranlarında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p=0,566). Her iki grupta da en fazla Bethesda 2 rapor edildi. İki grup arasında Bethesda kategori 3 çıkma oranları arasında anlamlı farklılık saptanmadı (p=0,189). Nodüllerin 58'i (%9.3) mikrokalsifikasyon, 66'sı(%10.6) makrokalsifikasyon, 9'u(%1.4) periferik tipte kalsifikasyon içermekteydi. Mikrokalsifikasyon içerenlerde Bethesda kategorisine göre malignite oranı mikrokalsifikasyon içermeyenlere göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek saptandı (p<0,001). Nodül ekojenitelerinde Bethesda kategorisine göre malignite oranlarında istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p<0,001). Hipoekoik nodüllerde malignite oranı diğer nodüllere göre yüksekti. SONUÇ Çalışmamızda işlem esnasında eşlik eden sitopatolog olmadan alınan İİAB materyalinin tanısal değerlendirmesinde; nodül boyutu, solid karakterde olması, kalsifiye ise punktat yapıda mikrokalsifikasyon içermesi, sıvı bazlı solüsyon patolojiye ulaştırılması faktörlerinin tanısal yeterliliği artırdığı görülmüştür. Sıvı bazlı solüsyon ile numune alımı lama yayma yöntemine göre daha pratik ve hızlı olmakla birlikte yeterlilik oranının lama yayma yöntemine göre yüksek çıkması nedeni ile günlük rutin yoğunluk düşünüldüğünde, tercih edilebilir, avantajlı bir yöntemdir. Klasik yayma yöntemi ile kombine kullanılabileceği gibi tek başına kullanımıyla ilgili, daha geniş hasta gurupları içeren daha fazla çalışma yapılması gerekmektedir. Çalışmamızın bu konuda literatüre katkıda bulunacağını düşünmekteyiz.